Sistem düşüncesi, görünen olayların çoğu zaman asıl neden olmadığını kabul eder. Günlük yaşamda karşılaştığımız tekil olayların altında tekrar eden örüntüler, onların altında ise bu örüntüleri üreten sistemik yapılar bulunur. Bu nedenle sistem düşüncesi, olaylardan çok bu yapıları anlamaya çalışır.
Ben de olaylara bu bakış açısıyla yaklaşırım. Ancak benim için sistemik yapıyı görmek analizin sonu değil, başlangıcıdır.
Bir olayı, bir örüntüyü, bir sistemi, bir kurumu ya da bir kavramı incelerken ilk sorduğum soru şudur:
İnsan ne değildir?
Bu soru benim için bir sonuç değil, bir analiz merceğidir.
Bu analiz merceği, kendimi değiştirme ve doğru bildiğimi sandığım kavramları sorgulama sürecinde ortaya çıktı. Çünkü insan hem kendisini hem de dünyayı, bildiği kavramlar üzerinden anlamlandırır.
Bu nedenle bir olayı, bir örüntüyü ya da bir sistemi incelerken yalnızca nasıl çalıştığına değil, hangi insan tanımı üzerine kurulduğuna bakarım. Bu mercekle insanın ontolojik sınırını sorgular; kendisine ait olmayan hakları, yetkileri, sorumlulukları ve sınırları kendisinde var sayıp saymadığını anlamaya çalışırım.
Çünkü bana göre insan, haddini aşarak; önce kendisini ve diğer insanları tanımlar; kim olduğunu, kimin hangi haklara, yetkilere ve sorumluluklara sahip olduğunu belirler. Ardından kavramlarını, ilişkilerini ve kurduğu sistemleri bu varsayımlar üzerine inşa eder.
Bu nedenle benim için psikoloji, sosyoloji, ekonomi, yönetim, hukuk, din ve gündelik yaşam birbirinden bağımsız alanlar değildir. Aynı düşünme çerçevesiyle bakıldığında, farklı görünen birçok sorunun ortak ontolojik varsayımlardan beslendiği görülebilir.
Bu sitede yer alan yazılar, aforizmalar, yüzleşmeler ve diğer çalışmalar; farklı konuları ele alsalar da aynı analiz merceğinin farklı uygulamalarıdır.